URSULA LE GUİN ‘İN , MÜLKSÜZLER ROMANINDAN

 URSULA LE GUİN ‘İN , MÜLKSÜZLER ROMANINDAN

 

Devletsiz ve eşitlikçi toplum hayalini gerçekleştirmek mümkün müdür? Bunun belli ölçülerde gerçekleştiği bir dünya tasavvurunu görürüz Mülksüzler’de. İnsanlık , kendilerini baskı altına almak için şiddet tekelini elinde bulunduran bir aygıt ve “siyasal zor ile dayatılan toplumsal ilişki biçimleri”*¹ olmaksızın, cebir yerine gönüllülük, toplumsal dayanışma ve iş bölümüne dayalı bir ilişki biçimini temel alan çatışmasız  -romandaki kavramla söyleyecek olursak organik – bir toplum kurabilir mi? Böyle bir düzende insanların birbirlerine zarar vermeksizin birlikte yaşamalarına imkan var mıdır? Aslına bakarsanız romanda bu yazının başlangıcındaki soruya olumlu veya olumsuz bir yanıt verildiğini söylemek doğru olmaz. Tek bir yanıt vermekten ziyade biri ötekinin uydusu olan iki farklı gezegeni iyi ve kötü yanlarıyla tasvir ederek  karar vermeyi ,çıkarım yapmayı bize bırakır Le Guin. En azından kitapta bu hayalle bir dünyanın kurmanın mümkün olabileceğinin gösterildiğini söyleyebiliriz. Ya da bu gerçekleştiği sanılanın hayal edilen ve anlatılandan tamamen farklı bir kandırmaca olabileceğini?  Ya da bu kandırmacanın gerçekliğine inanmanın kapitalist bir dünyayı kabullenmekten daha makul olduğunu? Ya da bunun gerçekleştiğine inanarak yaşanılan bir gezegende yapılan tüm faaliyetlerin kapitalizme hizmet etmesinin mümkün olduğunu? Bunlar ve aşağıdaki okunurken altı çizilen cümleler kitabın yalnızca bu cümleleri seçen kişiye fısıldadığı şeyler de olabilir elbette. Ve belki de siz okurken size farklı şeyler fısıldayacaktır.

   * ¹Onur Karahanoğulları,Diyalektik Hukuk Bilimi Notları : “Siyasal zor ile dayatılan toplumsal ilişki biçimleri hukuku oluşturur “

 

 

Kitaptan Seçilen Cümleler

“Burada yalnızdı, çünkü kendini sürgün etmiş bir toplumdan geliyordu. Kendi dünyasında hep yalnız olmuştu, çünkü kendini toplumundan sürmüştü. Göçmenler bir adım atmışlardı. O iki adım atmıştı. Kendi başınaydı, çünkü metafizik tehlikeyi göze almıştı.

Üstelik, ikisine de ait olmadığı iki dünyayı bir araya getirmeyi başarabileceğini düşünecek kadar aptallık etmişti.” (syf82)

 

“  Bu öğrenciler çok iyi eğitilmişlerdi. Zekaları keskindi, her şeye hazırdılar. Çalışmadıkları zamanlarda dinleniyorlardı. Bir dizi başka zorunluluk yüzünden köreltilmiyorlar, dikkatleri dağılmıyordu. Bir gün önce görev sıraları gelip çalıştıkları için yorulup sınıfta uyuklamıyorlardı. Toplumları onları istek, kafa karışıklığı ve endişeden tamamen uzak tutuyordu.

Neyi yapmakta özgür olduklarıysa ayrı bir sorundu. Shevek’e onların zorunluluklardan uzak tutulma özgürlüğüyle, inisiyatif kullanma özgürlüklerindeki eksiklik aynı orandaymış gibi geliyordu.

Sınav sistemi ona anlatıldığında çok şaşırmıştı; doğal öğrenme isteğini, bu bilgiyle doldurulma ve istendiğinde geri kusma dizisinden daha fazla engelleyebilecek bir şey düşünemiyordu. İlk önceleri sınav yapıp not vermeyi reddetti, ama bu, Üniversite yöneticilerinin keyfini o kadar kaçırdı ki, ev sahiplerine nezaketsizlik etmemek için isteklerine uydu. Öğrencilerinden fizikte ilgilerini çeken herhangi bir sorun hakkında bir makale yazmalarını istedi; sonra da bürokratlar formlarına ve listelerine yazacak bir şey bulabilsinler diye hepsine en yüksek notu vereceğini söyledi. Birçok öğrencinin şikayet etmek için gelmelerine şaşırdı. Onun problem hazırlamasını ve doğru soruları sormasını istiyorlardı; sorular düşünmek değil, öğrendikleri yanıtları yazmak istiyorlardı. Bazıları herkese aynı notu vermesine şiddetle karşı çıktılar. Parlak öğrencilerle aptal olanlar nasıl ayırt edileceklerdi o zaman? Çok çalışmanın ne yararı kalacaktı? Eğer rekabetçi ayrımlar olmayacaksa, hiçbir şey yapmamak daha iyiydi. “Şey, tabii,” dedi Shevek sıkıntıyla. “Eğer yapmak istemiyorsanız yapmamalısınız.” Bu onları yatıştırmadı, ama naziktiler. Tatlı çocuklardı, açık sözlü ve uygar davranışlıydılar. Shevek’in Urras tarihi üzerine okudukları, onu bu çocukların aslında, bu söz artık pek kullanılmasa da, aristokrat olduklarını düşünmeye itmişti. Feodal dönemde aristokratlar oğullarını üniversiteye göndererek Üniversite üzerinde üstünlük taslamaya çalışıyorlardı. Bu günlerde ise durum tersine dönmüştü: Üniversite insan üzerinde üstünlük sağlıyordu. Shevek’e gururla Đeu Eun’da verilen burslar için rekabetin her yıl arttığını, bunun da kurumun gerçek demokrasisini kanıtladığını anlattılar. “Kapıya bir kilit daha asıp adına demokrasi diyorsunuz,” dedi. “ (syf113)

 

““Ama,” dedi Oiie çabucak, “insanları düzen içinde tutan ne? Neden birbirlerini soyup öldürmüyorlar?” Sanki uzun süredir bastırmaya çalıştığı soru patlak vermişti.

“Hiç kimse çalınacak herhangi bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, doğrusu bilemiyorum Oiie; durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.” (syf130)

 

“Hükümetlerimiz, yasalarımız yok- pekala! Ama görebildiğim kadarıyla, düşünceler hiçbir zaman yasalarla ve hükümetlerle denetlenmemiştir, Urras’ta bile. Öyle olsaydı, Odo kendi düşüncelerini nasıl geliştirirdi? Odoculuk nasıl dünya çapında bir hareket olurdu? Devletçiler hareketi güç kullanarak bastırmaya çalıştılar ve başaramadılar. Düşünceler baskı altına alarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir. Düşünmeyi reddederek – değişmeyi reddederek. “ (syf144)

 

““Ama fiziksel acıdan, yanıklardan dolayı ölen bir adamdan söz ediyordun. Bense ruhsal acıdan söz ediyorum! İnsanların yeteneklerinin, çalışmalarının, yaşamlarının boşa gittiğini görmelerinden. Akıllıların aptallara boyun eğmelerinden. Güçlülük ve cesaretin kıskançlık, güç hırsı ve değişme korkusu tarafından boğulduğunu görmelerinden. Değişme özgürlüktür, değişme yaşamdır – Odocu düşünce için bundan daha temel şey var mı? Ama artık hiçbir şey değişmiyor! Toplumumuz hasta. Biliyorsun. Sen de onun hastalığını yaşıyorsun. Onun intihara sürükleyen hastalığını!” (syf145)

 

“Gerçekliğin politikası,” diye yineledi Shevek Oiie’ye bakıp, “bir fizikçi için garip bir deyim.”

“Hiç de değil. Politikacı da, fizikçi de nesnelerin gerçekliğiyle, gerçek güçlerle, dünyanın temel yasalarıyla uğraşır.”

“Demek zenginliği korumak için koyduğunuz adi, sefil ‘yasa’ larınızı, silahlardan ve bombalardan oluşan ‘güç’ünüzü entropi yasası ve yerçekimi gücü ile aynı cümlede kullanıyorsun. Seni daha akıllı sanırdım…!” (syf175)

 

“…Siz Urras’lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar!” (syf197)

 

“Tren lekeli ve tozlu bir taş ocağıyla, kapalı duran bir fabrika arasındaki yan hatta saatlerce beklerken, açlığı artmış, açlığı arttıkça da açlığın gerçekliği üzerine ve toplumunun, gerçek gücünü oluşturan dayanışmayı yitirmeden bir kıtlığın üstesinden gelememesi olasılığı üzerine, ümitsiz düşüncelere kapılmıştı. Yeterince, hatta kıtı kıtına yetecek kadar yiyecek olduğu zaman paylaşmak kolaydı. Ya olmadığı zaman? O zaman güç devreye giriyordu; güçlü olan haklı oluyordu; güç, onun aygıtı şiddet ve en büyük müttefiki, görmezden gelen göz. “ (syf220)

 

““Beni ne yapacaksınız?” diye sormuştu. Şimdi kendisini ne yaptıklarını biliyordu. Chifoilisk ona aşikar gerçeği söylemişti. Ona sahip olmuşlardı. Onlarla pazarlık etmeyi düşünmüştü; ancak çok saf bir anarşistin düşünebileceği bir şeydi bu. Birey Devlet’le pazarlık edemezdi. Devlet güçten başka bir para tanımaz: Üstelik parayı da kendisi basar. “ (syf233)

 

“Sesinin uzaktaki amplifikatörlerden ve dev yapıların taş ön cephelerinden gelen yankıları onu biraz rahatsız ediyor, arada bir duraklayıp çok yavaş konuşmasına neden oluyordu. Ama sözcük seçerken hiç duraksamıyordu. Onların aklına, varlığına, kendi dillerinde sesleniyordu; ama söyledikleri çok uzun bir süre önce, yalnızca kendi yalıtılmışlığı yüzünden, kendi benliğinin merkezinden çıkıp gelen sözlerden ötesi değildi.

“Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

“Buradayım, çünkü bende vaadi, iki yüz yıl önce bu kentte ettiğimiz vaadi – yerine getirilen vaadi görüyorsunuz. Vaadi yerine getirdik biz, Anarres’te. Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. Hükümetimiz yok, yalnızca özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres’se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”

Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.” (syf256)

 

“Atro bir keresinde Shevek’e bu işlerin nasıl yürüdüğünü, çavuşların erlere, teğmenlerin erlere ve çavuşlara, yüzbaşıların daha alt rütbedekilere nasıl emir verdiklerini, herkese emir verebilen ve Başkomutan dışında hiç kimseden emir almak zorunda olmayan generallerin olduğunu anlatmıştı. Shevek inanmadan, iğrenerek dinlemişti. “Buna organizasyon mu diyorsun?” diye sormuştu. “Buna disiplin mi diyorsun? ikisi de değil, olağanüstü derecede verimsiz, zorlamaya dayanan bir mekanizma – yedinci binyıldan kalma bir tür buhar makinesi! Bu kadar katı ve kırılgan bir yapıyla kayda değer ne yapılabilir?” Bu Atro’ya savaşın cesaret ve erkekliği destekleyici, uyum gösteremeyenleri eleyici değerini tartışma fırsatı vermişti; ama kendi akıl yürütmesinin gidişi onu aşağıdan yukarıya örgütlenen, kendini düzenleyen gerillaların etkililiğini teslim etmek zorunda bırakmıştı. “Ama bu yalnızca, insanların kendilerine ait bir şey için, kendi evleri ya da ona benzer bir şey için savaştıklarını düşündükleri zaman işe yarar,” demişti yaşlı adam. Shevek tartışmaktan vazgeçmişti. Şimdi tartışmaya devam ediyordu, gittikçe karanlıklaşan bodrumda, etiketsiz kimyasal maddelerle dolu sandık yığınları arasında. Kafasında, Atro’ya şimdi ordunun neden öyle örgütlendiğini anladığını söylüyordu. Gerçekten de bu çok gerekliydi. Herhangi bir akılcı örgütlenme biçimi bu iş için uygun olmazdı. O ilk konuşmada amacın, söylendiği zaman makineli tüfekli adamların silahsız erkek ve kadınları kolayca ve toplu halde imha edebilmeleri olduğunu anlamamıştı. Yine de cesaretin, erkekliğin ya da uyum sağlamanın bunlarla ne ilgisi olduğunu göremiyordu.” (syf260)

 

“Sanırım şunu: bir görevi reddettiğimizi söylemeye utandığımızı; toplumsal vicdanın bireysel vicdanla bir tür denge tutturmak yerine ona tümüyle egemen olduğunu söylemeye çalışıyorum. Biz iş birliği yapmıyoruz – biz emre uyuyoruz. Dışlanmaktan, tembel, işlevsiz, bencil diye adlandırılmaktan korkuyoruz. Komşumuzun düşüncesinden, kendi seçim özgürlüğümüze saygı gösterdiğimizden daha fazla korkuyoruz. Bana inanmıyorsun Tak, ama hele bir dene, çizgiyi aşmayı dene, yalnızca hayalinde, sonra da neler hissettiğine bak. İşte o zaman Tirin’in ne olduğunu, neden çöküp yitik bir ruh olduğunu anlarsın. Bir suçlu o! Suçu yarattık, tıpkı mülkiyetçiler gibi. Bir insanı kendi onaylarımız dışına çıkmaya zorluyoruz, sonra da onu bu nedenle suçluyoruz. Yasalar yaptık, geleneksel davranış yasaları, tüm çevremize duvarlar ördük ve bunları göremiyoruz, çünkü düşüncemizin bir parçası onlar. “ (syf281)

 

“Eğer hepimiz aynı fikirde olursak, hepimiz birlikte çalışırsak bir makineden farkımız yok demektir. Eğer bir birey arkadaşlarıyla dayanışma içinde çalışamıyorsa onun görevi yalnız çalışmaktır. Görevi ve hakkıdır bu. İnsanları bu haktan mahrum ediyoruz. Başkalarıyla çalışmak gerektiğini, çoğunluğun yönetimini kabul etmek gerektiğini gitgide daha sık söylemeye başladık. Ama bir yönetim, nasıl olursa, olsun tiranlık anlamına gelir. Bireyin görevi hiçbir yönetimi kabul etmemek, kendi eylemlerinin başlatıcısı olmak, sorumlu olmaktır. Ancak böyle yaparsa toplum yaşar, değişir, uyum gösterir ve sağ kalabilir. Yasalar üstüne kurulmuş bir Devlet’in tebası değiliz, devrimle oluşturulmuş bir toplumun üyeleriyiz. Devrim zorunluluğumuzdur: devrim, bizim evrim umudumuzdur. ‘Devrim ya bireyin ruhundadır, ya da hiçbir yerde değildir. Ya herkes için ya da hiçbir şey içindir. Eğer herhangi bir şekilde sonu var gibi görünüyorsa, gerçek anlamda hiç başlamayacaktır.’ Burada duramayız. Devam etmeliyiz. Tehlikelere katlanmalıyız.” (syf304)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s