İnsanın Anlam Arayışı kitabından

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI* …

  Nazi kamplarında bir süre mahkûm olarak bulunan psikiyatr ve nörolog Doktor Victor E. Frankl tarafından kaleme alınan kitapta yazar ilk bölümde kamp tecrübelerini anlatırken bir bilim adamı olarak kamp sakinlerinin psikolojik tahlillerini de yapıyor. İkinci bölümde bu tecrübelerden hareketle ortaya koyduğu Psikoloji kuramı Logoterapi’yi ve bu kuramın ilkelerini anlattığı bir makalesi ve konuşma metni yer alıyor. Frankl’ın ortaya koyduğu özgün kuram psikanalizin mekanikliğine karşı ”psikolojinin insanileştirilmesi” olarak tanımlanıyor ve kendisi 20.yy’da Psikoloji dalındaki en önemli isimlerden biri kabul ediliyor. Kitaptan iki bölüm seçtik :

PSİKİYATRİK PAROLA**

Bir insanı, ona en küçük bir özgürlük kırıntısı bırakmayacak şekilde koşullandıracak hiçbir şey yoktur. Bu nedenle, ne kadar sınırlı olursa olsun, nevrotik, hatta psikotik vakalarda bile insana bir parça özgürlük kalır. Gerçekten de, hastanın en derinlerdeki çekirdeğine psikoz bile dokunamaz.

 İyileştirilmesi olanaksız psikotik bir birey, yararlılığını kaybedebilir, ancak insan olma onurunu koruyacaktır. Benim psikiyatrik parolam bu. Bu olmaksızın, psikiyatriyi, üzerinde çalışılacak bir alan olmaya değer bulmazdım. Kimin uğruna? Onarılmayacak kadar hasarlı bir beyin makinesinin uğruna mı? Hasta kesinlikle bundan öte bir şey olmasaydı, acısız ölüm programı haklılık kazanırdı.


Birinci bölümden, İnsanın özgürlükten mahrum bırakılamayacağına dair*** :

 

Tutukluların içinde bulunduğu duygu yitimi, bir savunma mekanizması olarak oynadığı rolün yanı sıra, diğer etkenlerin de bir sonucuydu. Açlık ve uykusuzluk (normal yaşamda olduğu gibi), buna ve tutukluların ruhsal durumlarının bir başka tipik özelliği olan genel sinirliliğe katkıda bulunuyordu. Uykusuzluğun nedeni kısmen, genel sağlık koşullarının kötü olması nedeniyle aşın ölçüde kalabalık olan barakaları saran haşereydi. Nikotin ve kafein olmaması da coşkusal duyarsızlık ve sinirlilik durumuna katkıda bulunuyordu.

 Bu fiziksel nedenlerin yanı sıra, belli kompleksler halinde ruhsal nedenler de bulunuyordu. Tutukluların çoğunda bir tür aşağılık kompleksi vardı. Hepimiz bir zamanlar “birisiydik”, şimdi ise bize kesin anlamda birer hiç gibi davranılıyordu (kişinin kendi içsel değerine ilişkin bilinci daha yüce, daha tinsel şeylere demirlenmiştir ve kamp yaşamı tarafından sarsılamaz; ama tutuklular şöyle dursun, özgür insanlardan kaçı böyle bir bilince sahip ki?). Ortalama tutuklu, bilinç düzeyinde düşünmeksizin, kesin  anlamda aşağılandığı duygusunu taşıyordu. Kampın tekil toplumsal yapısındaki tezat buna açıklık kazandırıyordu. Daha “seçkin” olan tutuklular, yani Kapolar****, aşçılar, ambar görevlileri ve kamp polisleri, kural olarak, tutukluların çoğunluğu gibi kendilerini aşağılanmış hissetmiyorlardı. Tersine yücelmiş duygusu taşıyorlardı! Hatta bazılarında minyatür büyüklük yanılsaması gelişmişti. Kıskanç ve dırdırcı çoğunluğun bu gözde azınlığa yönelik ruhsal tepkisi, çeşitli yollardan, bazen de esprilerle dile geliyordu. Örneğin bir tutuklunun, Kapolar’dan birisi için şunu söylediğini duymuştum: “Bir düşünsene! Bu adamı, küçük bir bankanın genel müdüründen başka bir şey olmadığı zamanlardan tanıyorum. Bu dünyada bu kadar yükselmesi bir talih değil mi?”

 Aşağılanan çoğunlukla, seçkin azınlık çatışmaya başladığı zaman (ki yemek dağıtımıyla başlayan bu çatışma için bolca fırsat vardı), sonuçlar patlayıcı oluyordu. Bu nedenle, bu ruhsal gerilimler de eklenince, fiziksel nedenleri yukarıda tartışılan genel sinirlilik en yoğun halini alıyordu. Bu gerilimin sık sık genel bir kavga ile bitmesi şaşırtıcı değildir. Tutuklular sürekli olarak dayak sahnelerine tanık olduğu için, şiddet dürtüsü yoğunlaşıyordu. Aç ve bitkin olmama karşın, kızdığım zaman hınçla yumruklarımı sıktığımı hissediyordum. Genellikle çok yorgun oluyordum, çünkü geceleri, tifüslü hastalar için barakamızda bulundurmamıza izin verilen sobaya kömür atmak zorundaydık. Buna karşılık geçirdiğim en huzurlu saatlerden birkaçı, diğer herkesin hezeyanlı veya uykuda olduğu bir gece yarısıydı. Sobanın önüne uzanmış, çalıntı odunkömüründen yaktığımız ateşte, yine çalıntı birkaç patates közleyebilmiştim. Ama ertesi gün kendimi çok daha yorgun, duyarsız ve sinirli hissetmiştim.

 Tifüs bloğunda doktor olarak çalışırken, hasta olan kıdemli blok muhafızının yerini almak zorunda kalmıştım. Bu nedenle kamp idaresine karşı, barakayı temiz -böyle bir durumu anlatmak için “temiz” denilebilirse- tutmakla sorumluydum. Kampın sık sık tâbi olduğu denetlemeler, sağlıktan çok işkence amacına hizmet eden bir gösterişti. Biraz daha fazla yemek ve bir parça ilaç durumu düzeltebilirdi, ama müfettişlerin tek derdi, orta koridorda bir parça saman kalıp kalmadığı veya kirli, yırtık pırtık ve haşere yuvasını andıran hasta battaniyelerinin, derli toplu bir şekilde ayak uçlarına konmuş olup olmadığıydı. Kamp sakinlerinin kaderi ise onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Tutuklu kepimi tıraşlı başımdan çıkarıp, becerikli bir edayla topuklarımı vurarak, “Baraka numarası Vl/9:52 hasta, iki sıhhiye emir eri ve bir doktor.” diye rapor verebildiğim takdirde, bunu yeterli buluyorlardı. Daha sonra da çekip gidiyorlardı. Ama müfettişler gelene kadar -sık sık bildirilenden saatlerce sonra geliyorlar, bazen de hiç gelmiyorlardı- battaniyeleri düzeltmekten, ranzalardan dökülen samanları toplamaktan ve yataklarında dönüp olanca düzenlilik ve temizlik çabalarımı tehlikeye sokan zavallı hastalara bağırmaktan canım çıkıyordu. Ateşli hastalarda duygu yitimi özellikle artıyordu, bu nedenle kendilerine bağırılmadığı zaman hiç tepki vermiyorlardı. Zaman zaman bu bile işe yaramıyor, bu durumda da onlara vurmamak için korkunç bir özdenetim gerekiyordu. Çünkü kişinin kendi sinirliliği, bir başkasının duygu yitimi, özellikle de tehlike karşısında (yani yaklaşan teftiş) dev boyutlara ulaşıyordu.

 Bu psikolojik sunuda ve bir toplama kampı sakininin tipik özelliklerine ilişkin psikopatolojik açıklama girişiminde, insanın, tamamen ve kaçınılmaz olarak çevresinin etkisi altında olduğu izlenimini verebilirim (elimizdeki olayda çevre, tutukluyu, kendi yaşam biçimini belli bir yapıya uydurmaya zorlayan kendine özgü kamp yaşamıdır). Peki ya insan özgürlüğü? Belli bir ortama yönelik davranış ve tepkiler bağlamında tinsel bir özgürlük yok mu? İnsanın, birçok koşullanmanın ve çevresel -ister biyolojik, ister ruhsal ya da toplumsal yapıda olsun- etkenin bir ürünü olduğuna inanmamızı isteyen teori doğru mudur? İnsan, bunların sadece kazara bir ürünü olmanın ötesinde bir şey değil midir? Dahası, tutukluların, toplama kampının tekil dünyasına yönelik tepkileri, insanın, çevresinin etkilerinden kaçamayacağını kanıtlar mı? İnsan, bu koşullar karşısında hiçbir eylem seçeneğine sahip değil midir?
Bu sorulara, ilke temelinde olduğu kadar deneyim temelinde de yanıt verebiliriz. Kamp deneyimleri, insanın bir eylem seçeneğine sahip olduğunu göstermektedir. Birçok durumda kahramanca olan ve duygu yitiminin üstesinden gelinebileceğini, sinirliliğin bastırılabileceğini gösteren yeterince örnek vardır. İnsan, böylesine korkunç, ruhsal ve fiziksel stres koşulları altında bile, ruhsal özgürlüğünü ve zihinsel bağımsızlığını az da olsa koruyabilmektedir.

 Toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalarını teselli etmeye çalışan insanları anımsayabiliriz. Sayıları az olabilir, ama bu bile, bir insandan bir şeyin dışında her şeyin alınabileceğini yeterince gösterir: İnsan özgürlüklerinin sonuncusu; yani, belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi.

 Ve kampta yapılacak bir tercih her zaman vardı. Her gün, her saat, insanı kendi özünden, içsel özgürlüğünden yoksun bırakmakla tehdit eden güçlere boyun eğip eğmeyeceğimizi, özgürlük ve onurdan vazgeçerek tipik bir kamp sakini kalıbına girmemizi sağlayacak şekilde koşulların bir oyuncağı olup olmayacağımızı belirleyen kararları verme fırsatı sağlıyordu.

 Bu açıdan bakıldığında, toplama kampı sakinlerinin ruhsal tepkilerinin, belli fiziksel ve toplumsal koşulların yalın bir dışavurumunun ötesinde bir şey olduğu anlaşılmalıdır. Uykusuzluk, yetersiz beslenme ve çeşitli ruhsal stresler gibi koşullar, kamp sakinlerinin mutlaka belli yollardan tepki vereceğini düşündürse de, son çözümlemede bir tutuklunun nasıl bir insan olacağının, tek başına kampın etkileriyle değil, içsel bir kararın sonucu olarak ortaya çıktığı açıklık kazanır. Dolayısıyla bu tür koşullar altında bile, temelde insan ne olacağına -ruhsal ve tinsel olarak ne olacağına- karar verebilmektedir. İnsan, onurunu bir toplama kampında bile koruyabilir. Dostoyevski bir keresinde şöyle demişti: “Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek.” Kamptaki davranışları, acıları ve ölümleri, son içsel özgürlüğün kaybedilemeyeceği gerçeğine tanıklık eden şahitlerle tanıştıktan sonra, bu sözler sık sık aklıma geliyordu. Bu insanların çektikleri acıya değdikleri söylenebilir; acıya katlanma yolları, gerçek bir içsel başarıydı. Yaşamı anlamlı ve amaçlı kılan şey de, insanın elinden alınamayan işte bu ruhsal (tinsel) özgürlüktür.
Aktif bir yaşam, insana, değerlerini yaratıcı çalışmayla gerçekleştirme fırsatı verme amacına hizmet eder; buna karşılık eğlenceden oluşan pasif bir yaşam ise ona güzelliği, sanatı ya da doğayı içine alan yaşantılarda doyum bulma fırsatı verir. Ama ayrıca hem yaratıcı çalışmadan hem de eğlenceden _hemen hemen yoksun olan ve yüksek ahlâki davranış olasılığından başka bir şeyi kabul etmeyen bir yaşamda da; yani insanın, dışsal güçlerle kısıtlı varoluşuna yönelik tutumunda da bir amaç vardır.Yaratıcı yaşam da eğlence (haz) yaşamı da ona yasaktır. Ama anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da zevk değildir. Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa, acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın, insan yaşamı tamamlanmış olmaz.

 Bir insanın kendi kaderini ve içerdiği olanca acıyı kabul ediş yolu, kendi davasını seçiş yolu, ona, en ağır koşullar altında bile, yaşamına daha derin bir anlam katma fırsatı verir. Yaşam, yiğitçe, onurlu ve özgecil olabilir.Ya da bu şiddetli kendini koruma kavgasında kişi, kendi insan onurunu unutup bir hayvan düzeyine inebilir. Burada, insanın, zor bir durumun sunduğu ahlâki değerlere ulaşma fırsatlarından yararlanma ya da vazgeçme arasındaki seçimi yatmaktadır. Bu da, o insanın acılarına değip değmediğini belirler.

 Bu varsayımların, dünyalık ve gerçek yaşamdan çok uzak olduğunu düşünmeyin. Ancak az sayıda insanın böylesine yüksek ahlâki standartlara ulaşma yetisine sahip olduğu doğrudur. Onca tutukludan sadece birkaçı içsel özgürlüklerini tamamen koruyabilmiş ve acılarının sağladığı değerlere ulaşabilmiştir, ama bu türden bir örnek bile, insanın içsel gücünün, onu dışsal kaderinin üstüne çıkarabileceğini kanıtlamaya yeterlidir. Bu insanlar sadece toplama kamplarında görülmez. İnsan, kendi “acıları yoluyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır.

* İnsanın Anlam Arayışı, Victor E. Frank, çev: Selçuk Budak, Okuyan Us Yayınları, İstanbul, 2014

**age. sf. 147

***age sf. 77-83

**** “özel ayrıcalıklı vekil olarak hareket eden tutuklular”(age. syf17 Dipnot)

Yazar zaman zaman bunun istisnası olsa da bu tutukluların genellikle gelen tutukluların içindeki “en acımasız, en hayvani olanlar” dan seçildiğini ve tutuklulara karşı “gardiyanlardan daha katı davranıp SS adamlarından daha acımasızca dövüyorlardı” diyor. age.sf 18,19

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s